merhaba dostlar
bakalım bu sefer tavşanımız bizi hangi deliğe götürecek.
evimiz manisanın köklü bir semtinde evler birbirine olabildiğice yakın ne var ne yok duyuluyor. odamdan terasa açılan bir kapı var . terasta komşunun balkonuyla tam kahve muhabbeti yapma kıvamında. komşunun 1.90 lık atletik oğlu eve kız arkadaşını getirmiş. balkonda oturuyorlar. ben de terasta Elif Şafak ın Araf isimli kitabını okuyorum açmakta olan glayörlerimizin arasında. tabi kulak misafiri olmamak imkansız.
başta bol aşkımlı, bol bebeğimli, gayet iğrilti- böyle mi yazılıyor bakmadım şimdi ama yöresel olarak biz böyle teleffuz ediyoruz- duran sıfatlarla birbirlerine hitap ediyorlar. ee gençler sonuçta. biraz zaman geçince oğlan heyecanla birşeyer anlatırken kız arkadaşına da arada hakaretler ediyor. " kızım sen salak mısın?" "gerizekalısın kızım sen" paralel evrene geçiş yaptığımı felan düşünmeye başlayacak kadar ken beynime sıçradı. ama daha yeterli değilmiş ki kızdan oğlana ağza alınmayacak galiz bir küfür savruldu ki nevrim döndü. 20 dakika önce aşıklardı bunlar birbirine
irticacı-eskiye özlem düyan manasında ki gerçek anlamıdır- değilimdir.ama birden düşünmeye başlayınca "aşk" kavramına neler oldu demekten alamadım kendimi. elimdeki kitap arafı yaşayanları anlatırken, aşk çoktan arafı geçmiş, kabuk değiştirmiş özlediğimden, hasretini çektiğimden bambaşka bir cisme bürünmüş yaslandığım duvarın hemen bitişiğinden sesini duyurdu bana.
nerde dedim o yarin düşmüş mendiliyle sarhoş olmalar. nerde kuytu köşelerde buluşmalar. gül kokulu mektuplar. ne oldu onlara. gömdük mü ? sürdük mü? modern zaman piramitlerine kalbini çıkartıp kurban mı verdik? ne yaptık ?
dedim ki hasret çok az bulunana bende. daha önce izlediğim bir filme gitti aklım. israil almanya ekseninde geçen bir film. ismini unuttum. almanya da bir eşcinsel barda alman eşcinsel israilli ajana şu manada bir kaç şşey söylüyor "benim gibi olan bu kadar azken bir de yönelimlerimizle -a p durumuna gönderme yaparak- seçeneklerimizi kısıtlamak çok acımazca olmaz mı?" böyle bir duruma sahibiz gerçekten. ve böyle bir ortamda mazide bir hatıra olan aşkı arzuluyan ben . çok ümitsiz vakayım :)
tavşan yazı dedik ama sevgili tavşanımız bizi derin kuyuya sürüklemiş. çıkıp yeniden sıçraması gayet zor. en iyisi mi bu günlük bu kadar diyelim
kendinizi koruyun dostlarım. aşk katilleri her yerde
2 Temmuz 2013 Salı
1 Temmuz 2013 Pazartesi
dün
selam dostlar
önceki yazımdan hatırlarsınız. istanbula gelmeme kararı almıştım. iyi ya da kötüydü bilemiyorum. alınmış bir karadı sonuçta.
bahsettiğim gibi dün manisayı bir baştan bir başa cıvıl cıvıl renklerde gezdim. gerçekten gurur vericiydi. düşündüm sık sık ne olacağız diye. hala cevap bulmuş değilim.
ama itiraf etmeliyim ki yalnız başına yürümek sıkıcı oldu. istanbulda olmam gerektiğini ısrarla dillendiren yanım çok pis sırıtsa da olan oldu artık. darısı seneye
gezerken balkondan bir çocuğun sesini duydum. " anne bak amca- gol bir- çiçek gibi giyinmiş." annesi " niye oğlum güzel giyinmiş ya" deyince " ama anne balkondaki çiçekte böyle" diyerek şarabi renkli akşam sefayı gösteriyor.
sonra hazır gazı almışken bağa gideyim dedim. gediz nehrinin kıyısı. pis bir nehir gediz ama akan su huzur veriyor bana. gidip oturdum kıyısına. radyodan haberleri dinledim. taksim sakin dediler. ben de sakinledim. sanırım sevgili semi haklı. ben ciddi ciddi korkmuşum. eşcinsel gururumu yavaştan kazanmaya başladığıma göre yeni hedefim eşcinsel cesaretim olmalı dedim akan suya bakarak kurbağa vıraklamaları arasında
cesaret" yüreklilik yiğitlik" diyor tdk. ismimle bezer bir manaya sahip "cesaret" ama bende özellikle bu konuda biraz geliştirilmeye muhtaç sanırım
tekrar gururunu cesaretleriyle harmanlayarak gökkuşağını dalgalandıran eşcinsellere, destekçilerine sonsuz teşekkür ediyorum. güçlü ve emin duruşları sessiz olaysız bir direniş haline geldi. darısı başıma...
görüşmek üzere
önceki yazımdan hatırlarsınız. istanbula gelmeme kararı almıştım. iyi ya da kötüydü bilemiyorum. alınmış bir karadı sonuçta.
bahsettiğim gibi dün manisayı bir baştan bir başa cıvıl cıvıl renklerde gezdim. gerçekten gurur vericiydi. düşündüm sık sık ne olacağız diye. hala cevap bulmuş değilim.
ama itiraf etmeliyim ki yalnız başına yürümek sıkıcı oldu. istanbulda olmam gerektiğini ısrarla dillendiren yanım çok pis sırıtsa da olan oldu artık. darısı seneye
gezerken balkondan bir çocuğun sesini duydum. " anne bak amca- gol bir- çiçek gibi giyinmiş." annesi " niye oğlum güzel giyinmiş ya" deyince " ama anne balkondaki çiçekte böyle" diyerek şarabi renkli akşam sefayı gösteriyor.
sonra hazır gazı almışken bağa gideyim dedim. gediz nehrinin kıyısı. pis bir nehir gediz ama akan su huzur veriyor bana. gidip oturdum kıyısına. radyodan haberleri dinledim. taksim sakin dediler. ben de sakinledim. sanırım sevgili semi haklı. ben ciddi ciddi korkmuşum. eşcinsel gururumu yavaştan kazanmaya başladığıma göre yeni hedefim eşcinsel cesaretim olmalı dedim akan suya bakarak kurbağa vıraklamaları arasında
cesaret" yüreklilik yiğitlik" diyor tdk. ismimle bezer bir manaya sahip "cesaret" ama bende özellikle bu konuda biraz geliştirilmeye muhtaç sanırım
tekrar gururunu cesaretleriyle harmanlayarak gökkuşağını dalgalandıran eşcinsellere, destekçilerine sonsuz teşekkür ediyorum. güçlü ve emin duruşları sessiz olaysız bir direniş haline geldi. darısı başıma...
görüşmek üzere
27 Haziran 2013 Perşembe
onurum direnmek mi?
Merhaba dostlar
Onur haftamız kutlu olsun dileklerimle başlıyorum önce.
Kutlu olsun. Ulu olsun. Renkli olsun. Özgür olsun.
Eşcinselliğimle yakın zamandır onur duyuyorum. Çünkü onu
yeni tanımaya başladım. Eskiden yazlık elbiselerle kışın çalışmaya çabalardım.
Ama bu mümkün değildi. Çok çabuk kesiliyor, çok çabuk deforme oluyor, hemen
ıskartaya çıkıyordum. Bu da kendime olan güvenimi daha da azaltıyordu.
Sonra elbiselerimin yaza uygun olduğunu gördüm. Demek
yazları kış elbisesiyle binbir ter döken insanlara nispeten ben daha rahatım. O
zaman elbiseme alışmaya başladım. Renkleri keşfettikçe benimsedim, zihnime
işledim. Bir zamanların utancı, onurum olmaya evriliyordu.
Artık haziran ayının son haftası “onur haftam
“diyebiliyorum. Kendime ayna tuttuğum aynam. Bunları ilk defa kendime söyler
bulunca bu seneki onur yürüyüşü benim için daha bir özel hale geldi.
Kıymetlindi diğerlerine nazaran. Birçoklarının yanında benim de onur haftamdı
artık.
Kardeşimin üniversiteye hazırlık dönemi olduğundan maaşımı
olduğum gibi anneme veriyorum içerisinden 200tl alıp. Kardeşim yurt dışına
çıkınca daha bir rahatlarım avuntusuyla geçiştiriyorum bu günleri. Böyle bir
atmosferde iki aydır yürüyüşe katılmak için yol parası biriktiriyordum. Şu an
bilgisayarımın yanında masamın üzerinde duruyor.
Birkaç yerde yazmıştım. Katılmak istiyorum ama bir yarım
tereddütte diye. Soruları olan taraf kazandı. Çünkü ben direnmediğimi anladım.
Direnmek. Çok ama çok pürüzlü bir kavram. Her direnişin daha büyük bir tepkisi
doğduğunu hep gördüm, gördük.
Yıllarca direnen her şey bastırılmaya çalışıldı. Buda işleri
politik, taraflı, kıymet kaybetmiş hala getirdi. Sevgili o gay in yazısı bunu
çok sade bir şekilde ifade ediyor. Eşcinsellik değer kaybetmemeli hareketsiz
kalması en büyük direnişi olmalı. Tarafsızlığı en büyük tarafı.
Peki madem ballandıra ballandıra onur haftasını anlattın bu
ne oldu diyebilirsiniz. Ben hala onur
duyuyorum. Onuruma halel gelmesine de izin vermem ben onu düşürmediğim sürece.
30 haziran günü en renkli gömleğimi giyeceğim. Gökkuşağı renkli kravatımı,
hiçbir arkadaşım takmasa da, takıp işime tüm çarşıyı dolaşarak gideceğim.
Dilimde eşcinseller de özgür olacak sözleri dönüp duracak. Bir de “Yarabbi
İstanbul’daki dostlarıma zeval verme. Onları şiddetten koru. Türkiye barışın
altı rengini de tanısın” duası.
Yol parası mı ? kenarda duruyor. Önümüzdeki yıllarda
dünyanın en büyük gökkuşağı bayrağı konulu bir yürüyüş düzenlenirse orada
bayrağın renklerinden biri olarak katılacak. Ya da ilerde ailesinde zulüm
gören eşcinsellerin sığındığı bir
bakımevinin temellerine gidecek.
Daima sessiz ama net , mütevazi ama dik, erkek gibi ama
eşcinselce durarak kendimizi kabul ettireceğim günlerin hayalini kurarken en
içten dileklerimi iletiyorum
Renkli onur haftaları…
31 Mayıs 2013 Cuma
göklerde baş tacı olmak...
selamlar dostlar
bir müddet şehir dışındaydım. öncelikle yüksek lisansım için Diyarbakır a oradan da Yiğidimin eşyalarını hazırlamak için Vana geçtim.
Diyarbakır a giderken havaalanı adetim olan D&R ziyaretlerim sırasında Murathan Mungan ın elimde olmayan bir eserini fark ettim ve hemen yapıştım kitaba mal bulmuş mağribi gibi...
"Bir dersim hikayesi" bahsettiğim kitap. eser Murathan Mungan ın derlediği hikayelerden oluşuyor. yaklaşık 25 yazarın kaleminden süzülen anılar hikayeler mevcut eserde.
kitabın ortalarına doğru "lori lori "isimli bir hikayeyi okuyunca bildiğiniz şavtım kaydı. çönce ağzım yüzüm birbirine girdi. sonra gözyaşı seli. tam koridor kıyısındayım ağlayışım canlı yayın gibi. birkaç saniye gecikme ile çevreme yayılıverdi. diğer seride oturan 60 lı yaşlardaki teyzem "Annesini özledi herhal" minvallinde bir kaç söz söyleyince kendime yediremedim. kitabı uzattım. Okudu.
Okudu ama benden beter ağlamaya bana sarılmaya daha önce işitmediğim bir Kürtçeyle birşeyler söylemeye başladı. şaşırdım açıkçası. "kürt değilim kürçem yok denecek kadar az anlamadım özür dilerim" deyince daha bir içli ağlamaya başladı teyzem. " vay benim atama ağlayan benim başım tacıdır" diyerek hepten bir sarılmaya başladı.
sonra muhabbete başlayınca ortaya çıktı herşey. konuştuğu dil zazaca. Diyarbakır da pek kullanılmaz. annesi dersimliymiş. 38 olaylarında zonguldağa sürülmüşler. detaya çok girmedi. ama belli acısı dillere sığamıyor. annesi korkudan zazaca yı unutmuş. bu teyzem - ismini sormak hiç aklıma gelmedi- kocasından öğrenmiş kimliğini anne dilini kocasından öğrenme bahtsızlığını yaşamış.
göklerde başlara tac olmak da varmış dedim yere ayak basar basmaz. hikayedeki meşe kütükleri ruhuma ruhuma hala inmekteydi. oluşan morluklara uçaktaki teyzem merhem sürüyor sürerken de "ya hızır ya ali " nidalarıyla tez elden şifa çağırıyordu.
kitabı ilk fırsatta okumanızı rica ediyorum dostlar
sağlıcakla
bir müddet şehir dışındaydım. öncelikle yüksek lisansım için Diyarbakır a oradan da Yiğidimin eşyalarını hazırlamak için Vana geçtim.
Diyarbakır a giderken havaalanı adetim olan D&R ziyaretlerim sırasında Murathan Mungan ın elimde olmayan bir eserini fark ettim ve hemen yapıştım kitaba mal bulmuş mağribi gibi...
"Bir dersim hikayesi" bahsettiğim kitap. eser Murathan Mungan ın derlediği hikayelerden oluşuyor. yaklaşık 25 yazarın kaleminden süzülen anılar hikayeler mevcut eserde.
kitabın ortalarına doğru "lori lori "isimli bir hikayeyi okuyunca bildiğiniz şavtım kaydı. çönce ağzım yüzüm birbirine girdi. sonra gözyaşı seli. tam koridor kıyısındayım ağlayışım canlı yayın gibi. birkaç saniye gecikme ile çevreme yayılıverdi. diğer seride oturan 60 lı yaşlardaki teyzem "Annesini özledi herhal" minvallinde bir kaç söz söyleyince kendime yediremedim. kitabı uzattım. Okudu.
Okudu ama benden beter ağlamaya bana sarılmaya daha önce işitmediğim bir Kürtçeyle birşeyler söylemeye başladı. şaşırdım açıkçası. "kürt değilim kürçem yok denecek kadar az anlamadım özür dilerim" deyince daha bir içli ağlamaya başladı teyzem. " vay benim atama ağlayan benim başım tacıdır" diyerek hepten bir sarılmaya başladı.
sonra muhabbete başlayınca ortaya çıktı herşey. konuştuğu dil zazaca. Diyarbakır da pek kullanılmaz. annesi dersimliymiş. 38 olaylarında zonguldağa sürülmüşler. detaya çok girmedi. ama belli acısı dillere sığamıyor. annesi korkudan zazaca yı unutmuş. bu teyzem - ismini sormak hiç aklıma gelmedi- kocasından öğrenmiş kimliğini anne dilini kocasından öğrenme bahtsızlığını yaşamış.
göklerde başlara tac olmak da varmış dedim yere ayak basar basmaz. hikayedeki meşe kütükleri ruhuma ruhuma hala inmekteydi. oluşan morluklara uçaktaki teyzem merhem sürüyor sürerken de "ya hızır ya ali " nidalarıyla tez elden şifa çağırıyordu.
kitabı ilk fırsatta okumanızı rica ediyorum dostlar
sağlıcakla
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)