karalamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
karalamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mart 2015 Salı

fermantasyon mahsulleri...

Selamlar dostlar

Uzun bir bosluktan sonra merhaba demek guzel geldi. Boslugun sebebi olarak en fazla yogunluk bahanesini kullaniyorum.  Serde tembellikde var. :)

Haftasonu mini bir geziye katildim. Kayseri ve Nevsehir. Kayserideki selcuklu ve osmanli eserlerinden se on dorduncu yuzyil yer alti sehirleri dikkatimi cekti. Ayni sekilde Nevsehirde de birkac ornegini inceleme imkani buldum.

Her iki ilde de yer alti sehirlerinde ana oge sarapti. Fermantasyon cukurlari hala eksimtirak kokuyordu. Ya da bilincaltimin bir oyunu. Dedim ki demek ki bende bu geziyi mayalanmaya birakmaliyim. Iki gunde olsa dinlenen veriler benim icin cok hos mahsuller verdi. Paylasmak istedim.

To get our share from history kavrami var amerikada. Tarihten payimiza duseni almak. Ilk onceleri pagan roma zulmunden kacan hristiyanlar kullanmis bu yer alti sehirlerini korunma amacli kisa donemlerle. Ardindan katolik baskisindan kacan ortadokslar. Guvercinler yoldasi olmis hepsinin. Tuyleriyle uyutmuslar mazlumlari kendilerini feda etmisler beslenebilsinler diye. Uzumlerini daha lezztli kilmis gubreleri.

Demek ki tarihte her zaman bir dominant akim digerlerini ezmis. Yok saymis. Yer altina itmis ama ailememis. Biz escinlellere yapilan da bu aslinda. Baskin olanin altinda ezilme durumu. Hatta isi daha guncel sureclere de getirebilirim ama bi saha benim renkli yanimi yansttigim alan oldugindan girmek istemiyorum.

Ben zalim olmayip mazlum olmaktan dolayi gurur duydum kendimle. Ve inanin birgun birileri tarihin raflarinda turkiye escinsellerinden de bahsedecek. Umarim iyi yonde olur.

Gorusmek uzere...

6 Aralık 2013 Cuma

karalamalar....

tüm kıyıların tükendiğini bilmek onu ararken nasıl bir umutsuzluksa öyle bir ruh haliyle yazıyorum bunları.

hepsi pek bir olumsuz olabilir yazdıklarımın ya da aşırı.

"her şeye sabır. tamam amenna. lakin şu zamanın çıldırtıcılığına sabır en zoru" mahiyetli bir yazı okumuştum geçenlerde.

 zamanın çıldırtıcılığı...

son zamanalar da sürekli geçmiyor dediğim zamanın takvimlerdeki hızlı kayışını hatta usta manevralarla rafting yapışını izlediğimde "neden bu kadar hızlı geçiyor" hayıflanması sardı tüm benliğimi

üzüntümü bile gerçek zamanlı yaşayamazken ya da sevincimi. her daim gecikmeli... geçmeyen zamandan daha çıldırtıcı değil mi bu durum ?

her iki ihtimalde de  zaman olgusunun yıpratıcılığı söz konusu. suların kesilmek üzere olduğu bir anı hatırlayın küçüklüğünüzden. oluk oluk akmasını beklerken serçe parmağınızı kalın gösterecek bir su dolar avcunuza. ya da yine bir su kesintisinden sonra normal debisinde beklediğini su birden öksürmeye başlar." hay " lı cümleler kurarız bazen usulca bazen komşuları da şahit tutarak.  bu iki durumda çıldırtıcıdır. ortası değil. aynı günümüz zamanı gibi...

hem zaman deyince neden hep " su " lu örnekler veririz ki. akışkanlığa atıfta bulunmak mı amacımız? kan akıcı değil midir? ya da irin? onlar başka metaforlara mı gebe? ya da  onların susuz birer hiç olduğunu biliriz de ondan mı ses etmeyiz zamanın her türlü serkeşliğine rağmen onsuz anlamsız olacağımızı bildiğimiz gibi.

görüşmek üzere

3 Kasım 2013 Pazar

karalamalar



Aşk nedir  ki ketçap sıkılıp yenir mi?  Gitti mi aşk yol iz adres bırakmadan?

Cevabım  “hayır”. Aşk ister  çocukluğa vurdurularak görmezden gelelim, ister  okuma yazma bilmediğimizden elimizdeki adresi okumadığımızı itiraf edemeyelim; yanı başımızda her zaman.

Rüzgarın söğüt tohumlarını taşıyışında baharları. Tuz kayası yalamış uzun kulaklı bir oğlağın su yalağına koşmasında. Baykuşun yuvasında belki ya da kaplumbağanın kabuğuna çekilişinde  her korktuğunda. Hiç olmadı bir kurbağa vıraklamasında dere kıyısında. Aşk bizle hala.

Kaybolan şey aşık olanlar. İsa Mesih gibi göğe kaldırılan aşk değil, aşka ev sahipliği yapan bedenler. İsa bile iki bin yıl oldu gideli, aşıklar kim bilir ne zaman dönerler.

12 Eylül 2013 Perşembe

karalamalar


Pesimistim bu aralar. Tüm bardaklar boş nedense.  Geçmişe köprüler kuruyorum sık sık.

Aklıma geldi ilkokul üçüncü sınıftayken bir komşumuz vardı. Toplam sekiz karo taş sığan bir merdiven  holünün karşısındaydı kapıları. Annesi  babası öğretmen. Tayinle gezen bir aileydi. İki yıl kaldılar ve taşındılar. Kim bilir nereye tayinleri çıktı.

Yaşlarımız aynıydı. Bembeyaz teni gür siyah saçları vardı. “anne salça ekmek salsana”  diye bağıran tayfadan. Ben balkon çocuğu olarak hep izlerdim yukardan.  Gel zaman git zaman farklı okullarda olmamıza rağmen ödevlerdi oydu buydu derken  sekiz karo taşlı koridoru sık sık tepmeye başladık.

El ele tutuşup öyle ders çalıştığımızı hatırlıyorum. Arada öpüştüğümüzü bir de.  Okulda beslenmesini artırıp bana getirirdi bazen.  İlk baharatlı çubuğumu onunla tatmıştım bir beslenme artıkları buluşmasında.  Daha hiç bir şey bilmezken-ki biliyorsunuz ben heteroseksüel bir birleşmenin olabileceğini sekizinci sınıfta öğrendim. Lise de başımdan kötü olaylar geçtiğinde bir erkeğin bir erkek ile cinsi münasebette bulunabileceğini  fark ettim-  bunları yapmak, yapabilmek.” Evet ben eşcinselim” dedirttiriyor bana.

Yeni mi farkına vardın aslanım diyenlere. Yeniden sorgulamaya başladığımı söylemem gerek. Eşcinsellik nedir? Ucu nereye açılan bir tüneldir?  Bu sorular uyku öncesi üstümü örtüyor artık. 

Düşlerimde gemilere binip aramaya gittiğim o akça pakça komşu çocuğunu kim bilir nerelerdedir bilinmez ama. Bana yeniden eşcinsel olduğumu kanıtladı. Bu iyi bir şey mi yoksa kötü mü zaman da bunu kanıtlayacak.

2 Eylül 2013 Pazartesi

tavşan yazı

merhaba

çok zıplayan bir tavşan yakaladım bu kez. :) o kadar çok konu birikti ki.hepsini anlatayım dedim. sonra biraz dinlenirim belki blog da dinlensin hem

son iki haftadır enerjim yok gibiydi. kardeşimin gazıyla oraya buraya gidiyordum. ama şu son üç gün yedek batarya da işe yaramıyor artık. havalardan herhalde.

eylül girmiş bulunmakta. benim ayımdır eylül. hep süprzlerle dolu. yağmur yağabileceği gibi, güneşte gösterebilir yüzünü. hep şaşırtır beni eylül. küçükken bir tezim vardı. herkes kendi doğduğu ay ı  sever diye düşünüyordum. belki de doğrudur. kimbilir

kardeşimi yolladık istanbula. okucak büyük adam olacak diye bindirdik arabaya ya hayırlısı. büyük adam olmasa da gözümde hep büyük benim. kurban bayramında gelir muhtemelen. memnun kalırsa gelmez belki de.

"graceland" diye bir diziden bahsetmişmiydim bilmiyorum. uzun bir süre izlemeyip biriktirmiştim. ardarda 8 bölüm izleyip altın vuruş yapınca etkisinde kalıyorsunuz. jenerik müziğini çok sevdim. birkaç saniye sürse de hoş ve orjinal. izlemeyenlere tavsiye edilir.

mailime son yazılarım hakkında bir kaç yorum gelmişti. "madem din iman diyorsun. neden buralarda dolaşıyorsun. biscolata erkeklerini paylaşıyorsun" gibi sorular cevaptan daha ziyade bir izah hak ettiğinden değinmeden edemedim. ahireti düşünmem islam kaynaklarna ilgi göstermem insan olduğum gerçeğini değiştirmez. arzular istekler hala mevcuttur. dini bir yaklaşıma sahip olma durumu kusursuzluk beklentisine sebep olmamalı.

geçen hafta toplantılar için izmirdeydim. çalıkuşu mevkisinde bir arkadaşımın evinde kaldım. bir ara depresiften o mekanın ismini duymuştum. bol bol depresifi andım gezerken. ayrıca kemeraltını ve ikeayı da gezdik. kemer altından nefret etsemde ses çıkartamadım. ısınamadım. çok kalabalık olduğundan ya da katlı otaparktan girilince ikinci dünya savaşından kalma boyaya sahip binalarla karşılaşmış olduğumdan olabilir.

ve son olarak, eylülün ilk günü dağa tırmanmaya karar verdik. dört kişi. eğlenceliydi. birkaç resim paylaşmak istiyorum. ayakların olduğu resim sevgili peer ole den etkilenerek çekilmiştir. telif hakkını ödemek lazım.:)








30 Ağustos 2013 Cuma

düşünce seansları - yorum cevapları

dostlar

bir önceki iletiye bolca yarum gelmiş. eksik olmayın. her birine cevap yazmaktansa toplu bir cevap yazmayı yeğledim. umarım sorun olmaz.


öncelikle sevgli eflatoon rengi. olayı derinlemesine açmış. teşekkür etmek lazım. ulaşılması gereken bir ufku işaret etmiş bana. karınca misali menzile ulaşmak niyetiyle yola çıkmak .hedefe ulaşılmasa bile o yola baş koymak niyetim.


olasılıkları severim. on üzeri üç e kadar olan tüm ihtimallerin gerçekleşme ihtimaline inancım tam. biri bana binde bir ihtimalle hayatının aşkını bulacaksın dese beklerim. beklemek yeterli değil derlerse çaba sarfederim.


aşk matemetikle ifade edilmez belki ama matemetiğin kendisi aşktır. hiç anşalılmayan ifadelerin doğaya olan onları açıklamaya çalışan aşktır. - ya da ben böyle görmek istiyorum-

elimdeki şartlar altında en iyi şeyin beklemek olduğunu hesapladım ya da inandım. en karlısı bu olacaktı. arzular resimler çizerken zihnimde mantığım bir sürrealiste yapılan eleştiriler yapıyor bu eserlere.

öncelikle arzularımla mantığımı aşık etirmeli değil miyim önce ömürlük ardından sonsuz saadet adına ?


olasılıklar içinden yeni bir ihtimali seçiyorum aslında ben . yolların kesişmesi için beklemeyi. yeri geldiğinde göstereceğim çaba için enerji biriktirmeyi.

mutlu olmak için kalbimi büyütmeyi; bunun için de mimarlık bilgisi öğrenmeyi seçiyorum.

ki gelen rahat etsin. ki gelen benden daha mutlu olsun. ki gelen gitmesin.


21 Ağustos 2013 Çarşamba

yok mu bi mutlu sonla biten hikaye

efendim uzun bir başlık oldu farkındayım ama durun dinlenin arada okuyun bu yazıyı.

malum zümre toplantısındayım dediydim. biz matematikçiler bir odada toplandık. en ipe sapa gelmez meseleleri tartışırken yan odamızda da fenciler varmış. sayısalcıyız ya bişey olursa hepsi birden gitsin mantığımı var artık bilemiyorum.

aralarda, ağaç altı ortak toplantılarda fen zümresinden bir arkadaş edindim. sigarası olmadığından beraber takılıyoruz. büfeye beraber gidiyoruz. ortak payda bol. çok beyfendi birisi. ilk tanıştığımızda kesin eşcinseldir bu dedim. sonra  bir yerde okuduğum yazı geldi her zamanki gibi aklıma..

"bir hırsız çevresindeki herkesi hırsız zanneder. çünkü o gözlüğü çıkarmaz hiç gözünden."

daha sonra dedim" ımtırak olumm herkesi eşcinsel sanma. beyfendi adam kibar çocuk. ama eşcinsel değildir."  tam böyle düşünürken abimiz "ımtırak sana bir şey söylemem lazım " dedi. "buyur abi "dedim. -adam 34 yaşında. ama görseniz kardeşim sanırsınız.- " ben eşcinselim" dedi. önce bi arabaya atlayıp manisayı şöyle bi turlayasım geldi. "ben dediydim" diyerekten. sonra dedim "acaba zarf mı atıyor" hiç kapak kaldırmadan. "olur abi senin için dert değilse ne şanlısın" " birazcık dert oldu" deyince aklımdan binbir senaryo geçti. aids den tutunda belalı sevgiliye kadar bir çok olasılığı düşündüm. neden sonra " aman abi en büyük derdin bu olsun. ne kadar şanlısın her iki cinsiyeti de anlıyorsun" dedim gülerek. ama işler iyice sarpa saracak gibi me geldi. çıktı da

çantasından  bir zarf çıkardı. uzattı. "pazar günü müsaitsen gelirsin" dedi.

bir baktım adam evleniyor. "ama bu....." dedim. kaldım. "derdim bu işte" dedi.

nutkum tutuldu. elim ayağım birbirine girdi. sadece" çok zor" diyebildim. gözümden akan yaşlar daha farklı şeyler söylemiştir eminim. " ne oldu " bile demedi. sadece sarıldı.

hakikaten neden ağladım ki ben. eşcinsel birinin evliliği beni hep intihar haberi almış gibi sarsar. özel olmayı bir çok şeye feda etmenin adıdır evlilik. ya gelin? onun hayalleri ? soramadım bunları. sadece " gelirim" dedim.

cenazeye gitmek gibi olacak benim için.

not: abarttığımı düşünebilirsiniz. ama eşcinsel birinin evliliği sorunsuz halledebilmesini hayal edemiyorum. zaten boşanmış bir ailenin çocuğuyum. en ufak bir sorun bile çocuk üzereinde onarılmaz yaralar bırakırken. baştan sorunlu bir evlilik ne kadar gelecek vaad edebilir ki ?

17 Ağustos 2013 Cumartesi

ortaya karışık


Merhaba

Şu son iki gün doğumu ne kadar enteresan bir kişilik olduğumun kanıtı gibi. İstanbul, gezmek, arkadaşımla yaptığım eşsiz sohbetler. Hepsinin yanında mısır. Ve bunlara ilave bir yanımın aşık olma çabası. Üstelik bir heteroseksüele

Ya diyorum ben de kişilik bölünmesi var. Ya da hiçbir duyguyu dolu dolu yaşayama, etkinse girememe,  tüm evlerin sadece koridorlarını dolaşma gibi  enteresan bir huyum var. Karar veremedim.

Şuan şiddetli yağmur başladı. Hava da benim gibi sanırım; bir güneş, bir yağmur.

İstanbul da son günümü arkadaşımın tatili bitmesinden dolayı onun işyeri civarında geçirdim. Akvaryum merakım turkuazoo ya çekti beni. Daha önce gitmiştim. Ama erkek arkadaşımlaydım. Balıklardan ziyade onu izlemiştim. Bu seferinde balıklar ve ben vardık. Vatozlara bakıp bakıp “ suyun içerisinde bile uçabiliyorlarsa, ben eşcinselliğimle mutlu da olabilirim. Arzularıma, bir aile kurmaya, yaşadığım coğrafya içerisinde topluma entegre olmuş bir eşcinsel profiline sahip olabilirim.” Dedim.


Tabiî ki ikea yı gezdim. Bal peteği şeklindeki aynalardan alıp Manisa ya getirdim.-sanki İzmir de yokmuş gibi- hemen bir fotoğrafını çektim.  Gece 22:30 da da geri dönüş başladı.

Bunlar olurken aklım hep mısırdaydı. Ölenler. Öldürenler. Tek yaptığım dua etmek oldu.  Ötesine kudretim yetmedi. Gözümden yaş sızdı arada. O kadar. Ve çok daha fazlasını hak ettiklerini bilip yapamamanın burukluğu oturuverdi gizliden göğsüme.

Bunların yanında arkadaşımın iş arkadaşı vardı. Takılırdık bazen arkadaşımla.” Sana bunu ayarlıcam “ derdi. Fiziksel olarak çekici biriydi. Tanıştık.  Ve o an gitti kafam.  Fiziksel olarak etkilemenin yanında ruhsal olarak da kuşattı beni. Bilinmezlik içinde. Gözlerinden bir derdi olduğunu okunmaktan öte direk izleniyor. Sigara üzerine sigara. Kapalı bir kutu. En son giderken tokalaştık görüşürüz dedim. Onun ne dediğini hatırlamıyorum.kulaklarım uğulduyordu. Yol boyunca ilgimi çekebilecek onlarca erkek görsem de birine bile bakamadım. ve rüyalarıma konuk olmaya başladı. Adını koymak zor ama tutuldum sanırım. İstediğim tek şey huzurlu uykusunda onu izlemek. Eksiklerini tamamlamak. ötesi yok.  Uzun zamandır hissetmediğim duygulardı bunlar.

Bir de heteroseksüel olması, bir daha görüşme ihtimalimizin çok zayıf olması gibi durumlar platonik ötesi  bir sancı olduğu olgusunu da ekliyor.


Bu üç duygunun kesişiminde yazıyorum size. İster kişilik sorunu değin ister yüzeysellik. Bu üç duyguyu da aynı anda hissediyorum. Bir arkadaştan ayrılmak, bir ülkede mazlumların acı çekmesi, birine aşka benzer duygular beslemek. İyi bir karışım değil mi?

Görüşmek üzere dostlar.

15 Ağustos 2013 Perşembe

nil 'e sesleniş


Merhaba dostlar

Dün gece eve girer girmez yazayım istedim sizlere. İsimler, bu isimlerin etkileri kalkmadan yetiştireyim arzuladım gün boyu.

Ama gün ortasında aldığım haber kafamın bir köşesinde hep arı kovasına layık bir uğultuyla serviş dışı modundaydı. Belki “ old english pub “ bu yüzden çok gürültülü geldi bana. Bilemiyorum.

Kardeşimden gelen bu haber hala tüylerimi diken diken ediyor, beni derin düşüncelere itiyor. Ne yapıyoruz biz. İnsanlık nerede, hangi çölde, hangi vahşi hayvanların arasında konaklıyor ki böyle başı dönmüşlüklere hala hissiz kalabiliyor.

Mısır değindim konu. Bir anda 2200 can. Haklı veya haksız 2200 can göklere kalkıyor. Hele birde bunların darbe karşıtı duruşları, azim ve istikrar sergilemeleri  , gözümde değerlerini çok daha arttırıyor.

Sevgili dostlar, mısırda ikamet eden bir arkadaşım dün gece internet üzerinden bir mesaj yolladı. “ sargı bezi bile kalmadı. Çarşafları yırtıyoruz, kaynatıyoruz- bazen onu dahi yapamıyoruz- sonra kurtulma ümidi olan yaralılara götürüyoruz. Bırak morfini ağrı kesiciler bile kara borsada. Elim kolum bağlı.”  

Kendisi bir şirkette çevirmen. Üç lehçeyle Arapça konuşabiliyor. Bazen  birbiriyle iletişime geçemeyen Arapları birbirine çevirdiği oluyormuş. Anlatırdı gülerdik. Şimdilerde işinin yanında direnişteki farklı lehçelerle konuşan insanlar arasında gönüllü çevirmenlik yapıyor. Olayların bizzat canlı şahidi.

“ kuzenim Tunceli de komando olarak askerlik yapmıştı.Bilirsin anlattıklarını. Çatışmalar, ölümler, korkular, canı çekilmiş bedenler. Döndükten sonra yedi ay evden çıkmadığını, sonra iki yıl  da tedavi gördüğünü de bilirsin. Ondan daha ağır şeyler görüyorum. Silahı olmayan insanı yakalayıp ateşe verdiklerine şahit oluyorum.”

Mısır …. Hüznün ülkesi artık gözümde. Annem küçüklüğünde raunda katliamını televizyonların verdiğini, anneanneme sarılıp hiç tanımadığı, kalın dudaklı siyahiler için göz yaşı döktüğünü anlatırdı. Mısırdakilere ağlayamıyorum. Gözümdeki yaşın dahi ürpertiden afalladığını sanıyorum. 

Bilmem ki firavun bu kadar zalim miydi? Bilmem ki nil nehri yarılmazdan evvel ortadan ikiye bu kadar kan akmış mıydı?  Gözüm nil de artık. Yarılıp almasını bekliyorum eli tetikte olanları, sessiz kalanları, bu gerekliydi diyenleri, her ne olursa olsun konuşmak yerine kan dökmeyi seçenleri .  duyuyor musun nil?

9 Ağustos 2013 Cuma

istisnai bayram

can dostlar selemlar

bayramınız en güzel şekilde devam ediyordur umarım. ilk gün açısından hayatımda geçirdiğin en enteresan bayram oldu  diyebilirim. hemen anlatmaya başlıyorum.

öğrencilerimden birisi "......bayramın kutlu ola...... " şeklinde bi mesajın sonuna hocam size bi bayram hediyesi yolluyabilirmiyim dedi." yolla bakalım aslanım" cevabına karşılık bi zeka sorusu geldi.

hemen oraya deyineyim yeri gelmişken. dayanamam ben zeka sorularına illa o cevaplanacak.huyumu da biliyor kereta. yaptı yapacağını.

neyse soru "sadece iki tane dokuz kullanarak nasıl on elde ederiz". al. onca mesele yetmedi. kahveydi, ttlıydı, hoşgeldindi, beş gittindi, bir de soru. gece saat üç buçuk gibi çözdüm. ama çözünceye kadar. logaritmalardan tutun da tam değer fonksiyonlarına, özel tanımlı serilere kadar her yolu denedim. hatta bi ara üniversite kitabımı elime alıp acaba "riemann integralinden" çıkar mı dediğim bile oldu.

sonra bir jeton gördüm sandım ilerden. bu çocuk integrali bile duymamıştı. nerden duysun riemann ı. aldım tekrar sayıları bu sefer sayıları şekil olarak birleştirip on elde etmeye çalıştım. ordan da çıkmadı. sonra orta okul müfredatında bunlar ne görüyor deyince ilerde gördüğüm jetonlar sağanak sağanak yağmaya başladı.

evet buldum sonun da. ama başka bir şey de keşfettim.elimizdeki sorunlar çok basit biz sadece büyük olmasını çözülemez olmasını arzu ediyoruz. böylelikle daha değerli olacağız belki.

eşcinsellik ile alakalı  sorunlarımız da aynı. cevap önümüzde ama hep karşıya bakmak renkleri görerek kör ediyor bizi. cevap aması oluyoruz.

en nihayetinde doğru bulduğuma iyice ikna olmak için aynı soruyu google teyze ye de sorayım dedim. cevapların 0,29 saniyede oluşturulması azıcık ağrıma gitse de doğru sonuca ulaşmanın rahatlığı ile gece uykuma dalabildim.

önümüzdeki cevapları kaçırarak mutsuz olamamk dileği ile dostlar

not: cevap dokuz virgül dokuz devirli.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

bayram postası

      efendim
      kimilerimizce şeker kimilerimizce ramazan bilmem ki diğer dinlerin bir bayramına denk geliyor muyuz bu sefer - keşke denk gelse hep- eğer geliyorsa onlarında o bayramını en içten dileklerimle kutluyorum.

      kan akmayan, empati, anlayış, hoşgörü yüklü, az kalorili- lütfen her gittiğim yerde baklavaydı, kalburabatıydı, gözünüzü seveyim yaz bakın süt var un var şeker var. yapıverin bi muhallebi- bir bayram diliyorum.

       bayramda keyifle dinlemeniz, hayranlıkla izlemeniz dileğiyle...

       not: "ımtırakçım neden isponyol takıntın var" diyen arkadaşlara gelsin.:)


5 Ağustos 2013 Pazartesi

alıntılar

"(Eşcinsellik, Kafdağının arkası.Herkes için böyle bu.Herkes bu konuda pek rastgele fikirlere sahip.Hatta bütün bildikleri batıl itikad düzeyinde.Ya bizler? bizler ne kadarını biliyoruz kendimizin? Hiç kimsenin yaşamadan bilemeyeceği bu gizli memleketin bizler ne kadar yerlisi sayılırız ki?)"


***

"(Bir cenneti ararken, bir cenneti yitirdim.Artık masum değilim.Değiliz.Hiç kimse...)"

***

murathan mungan ın "Son İstanbul" kitabınının 89 basımından alıntılar efendim.

gelde soru sorma kendine yine


25 Temmuz 2013 Perşembe

filmden nerelere


Merhaba

Sevgili  “o gay” bir film önerisinde bulunmuştu.” Sala samobójców (Suicide room. İntihar odası. )” Tavsiye niteliğindeki yazısında ilgimi çeken birkaç kelime görüce saldırdım filme bildiğiniz. İndirmeler, müsait zaman bulmalar derken yeni izledim filmi.


Beni baya eskilere götürdü film. Her defasında lanet okuduğum dağ başı yatılı lisesi birden gözüme sevimli gelmeye başladı. Sevimli abartı olmuş olabilir tabi de işte iyi huylu diyelim bari.


Lise hazırlıkta sınıfımın en kalıplısıydım. Nedendir bilinmez bu erken gelişimim lise birinci sınıftaki hayal karartan olaydan sonra sadece en kısmına oldu. Hücresel travmaymış. :P Boyum hala 175. Kardeşiminki 189 dayımın dedelerimin amcamın 185 üstü olduğundan azıcık haklılar gibi.


Bu fizikten dolayı okulun zaten ebedi açık kadrosuna sahip  olan güreş takımına alındım. Zaten filmi izlediğinizde “anaaaa” deyip ne demek istediğimi anlayacaksınız. Bu durumu  birkaç kişi fark etti o an. Ama dağ başındaki o lise internete hatta baz istasyonlarına bile o yıllarda sahip olmadığından  çok yayılmadı. Taa ki beni lise birde resmi bir tatilde yurdun az mevcutlu olduğu bir zamanda kıstırmalarına  kadar. Gerisi malum….


Sosyal medyanın linç edici yönü maalesef çığ gibi büyüyor. Bir film diyebilirsiniz. Ama daha birkaç gün evveline kadar Şafak Sezer e de aynı yapılmadı mı ? Adamın filmlerini izlemem bile. Lakin bize göre menfi ya da müspet bir durum içine girmesi illa psikolojik linç başlatma sebebi midir? Yaptığı doğru veya yanlış, asil ya da alçakça ne olursa olsun kendi fiillerinden kendisinin mesul olacağının farkına bile varamıyoruz.


Ayrıca sosyal medyanın şöyle bir etkisi de var. Duygular dünyasında cesareti çok ön plana koyuyor. Buna ben de dahilim. Normalde olabildiğince hızlı konuşan bazen kekeleyen biriyim. – varın düşünün öğrencilerin halini- . Burada  bu durudan eser bile yok. Bu genişletilebilir. Bu durum fıtratında şiddet önemsenmeyecek ölçüde var olan bireyleri bile” sosyal medya palalıları” haline getiriyor.


Bir de sevgili o gay in bir sorusu daha vardı.” İnsanı ne kadar etki altında tutabilirsiniz?” mahiyetinde. Karakterimiz üzerinden yola çıkarsak, zaten bir linç girişimi maduru. İlgisiz aile kurbanı. Etki altında tutmaya bile gerek yok sanırım.kuzu modunda konrol altına alınacaktır.


Görüşmek üzere dostlar





22 Temmuz 2013 Pazartesi

hayalet


Yastığın yüzümde yol yol iz bıraktığı bir anda yitirdim inancımı aldığım derin nefesle birlikte. İnancım hayaletlerin olmadığı yönündeydi. Artık şehir merkezindeki bilmem hangi ağaçtan imal edilmiş sunta levhanın üzerine ben de not düşebilirdim. “İnancımı kaybettim”. Notumun diğer kayıp ilanlarından tek farkı inancıma ait bir portenin olmazdı. El yazıları bile aynı olurdu. Hüsran dolu, gerçekliğin ağırlığı altında ezilmiş ellerin izleri.

Ölenlerin  tekrar bu dünyaya aramıza dönmeyeceğine inancım kati idi. Sarsılmazdı. Hayaletin olmaması gerekirdi. Giden, terk eden , gönderilen hatta sürülen yeni konumundan memnun olmalıydı, zorundaydı.  Kurduğum tüm bu gerçeklik, yastığın yüzümde yol yol iz bıraktığı bir anda buzdan buhara dönüştü.

Kurulan gerçeklik dünyasında yeri olmayan duygularıma kırık kalemle imzaladığım dar ağacı biletini uzatırken, gideceği yerde baki kalmasını beklemiştim. Yastığın yüzümde yol yol iz bıraktığı o an beklentimin hiç de gerçek olmadığının gerçeği doldurmuştu içimi. Tüm haşmetiyle yıllar önce sürdüğüm duygularım yeşil kıyafetleriyle buruk bir tebessüm yolluyordu zihnimin en kuytu köşelerine, eskiden yaşadığı yerlere.

ne yapmalı şimdi. o metruk yerlerin örümcek ağlarını mı temizlemeli yoksa benzer bir bilet daha mı imzalamalı ebedi yok olacaklarını ummadan.

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Istanbul


Selamlar

Baktım baya bir zaman geçmiş aradan. Yazmak güzel olur dedim. Şimdi klasik tepkiyi vermek istemiyorum ama ramazandan mı yoksa havalar mı sıcak ya da ben bazı melekelerimi kayıp mı ediyorum bilemiyorum. İki kelimeyi bir araya getirip yazamadım işte.

Bu gün itibari ile yıllık iznime çıkmış bulunmaktayım. Odam aldı başını gidiyor. Bir toparlama yapmam gerekiyor ama kafamı kaldırsam bir. Gerisi vallaha kolay J .


Bayram sonrası kardeşimin üniversite kayıtları var. İstanbul a yerleşeceği kesin gibi. Çünkü başka tercih yapmadı. İletişim İstanbul da okunurmuş. Haklı da . O dönemde bende İstanbul a gelirim sanırım. Zamanım yetersiz de olsa Eminönü nde her türlü hastalığı göze alıp-annem küçükken öyle korkutuyordu beni hala etkisi mevcut – haşlanmış mısır yerim sanırım. Demirlerin arkasına geçip balık tutan insanların yanına oturup, onları izleyerek.Ya da  hala bulabilir miyim bilmiyorum ama kaybolduğum bir gün Beyoğlu nda keşfettiğim bir sahafta sararmış kitap kokularını yıllık olarak ciğerlerime doldurabilirim. Oradan bilmem ne kadar yürüyüp ayaklarımın ağrıdan zihnime isyan ettiği dakikalarda Ortaköy de olursam bir kumpir ziyafeti çekebilirim kendime. Belki de balık. Gözüme ne kestirirsem artık.


Sonra ver elini esenler. Geri dönüşü beklemek. Yıllardır İstanbul a gitmeyi beklediğim gibi.  

İstanbul. Aşk şehrim benim. İlk ve sonumla geçirdiğim en hoş anılarda arka plan hep İstanbul. Ya Silivri deki Mimar Sinan ürünü köprü. Ya bir Üsküdar Eminönü vapuru. Ya Anadolu kavağındaki o bol kedili balıkçı köyü. Hepsinde eli elimde. Bazılarında dudağı dudağımda.

“Geçmişe özlem geleceğimizi belirler” demiş birileri. Belki bende anılardaki İstanbul u arıyorumdur. Ya da İstanbul a da vurulduğum için o anılar hep tazedir.

Gidince öğreneceğim sanırım. 



sevgilerle dostlar

5 Temmuz 2013 Cuma

sosyal medya mı? ne kadar sosyal?

merhabalar

yahu diyordum bu gün de bir meseleye değinmeden gırgırına bir yazı ama ne mümkün :)

efendim. sosyal medyada ne fenomenim ne de öyle bir arzu içerindeyim. işimi görüyor mu? muhabbetimin vesilesi mi? kafi

ama anlaşılan yurdumun güzel eşcinsellerinde farklı etkilere sebebiyet veriyor bu olgu. benim bu kadar takipçim var diyerek sanal alem dostlarıyla iş götüren, sevildiğini düşünen, sosyal olduklarını kendilerine ikna etmiş asosyal bir kitle bildiğimiz bir hegamonya kurmuş durumda.

"benim sözümün üstüne söz söyletmem" diyen "getirdiği yoruma farklı bir bakış açısını kaldıramayan insan eşcinselliğin ruhunu nasıl yakalayabilir ki

biz renklerle farklı düşüncelerle daha güzeliz daha özeliz. buradan sevgilerimi yolladığım bir blogger arkadaşımla son dönem siyasal gelişmeler üzerinde derin git geller yaşadık. sonuç. iki farklı renk birbiriyle çarpıırsa biliniz ki oradan yeni bir renk doğar. bizim de yeni bir rengimiz oldu. ne o ne ben kendi rengimizden taviz vermesek te heybemizde yepyeni bir renk katılmış oldu.

biz nereye gidiyoruz gerçekten.?salt cinsellik salt partiler, klüpler,eğlenceler, neler oluyor? üretenler nerede?tüketim seferberliği ne zaman tükenecek? biri de ben oturdum şöyle bir çalışma yaptım diyecek mi acaba fil dişi kulelerinde oturan modern tabirle " fenomen" olan" ekmek yoksa pasta yiyin " zihniyetçiler.

çok mu radikalim acaba bu konuda ya da ulaştığım 3- 4 kişinin fikriyle kendimi büyük işler başarmış mı hissediyorum? eğer öyleyse bu yanılgıya nasıl kapılıyorum?

yorum dostlarım yorum yoksa benim motor yanacak bu kadar açık

2 Temmuz 2013 Salı

tavşan yazı

merhaba dostlar

bakalım bu sefer tavşanımız bizi hangi deliğe götürecek.

evimiz manisanın köklü bir semtinde evler birbirine olabildiğice yakın ne var ne yok duyuluyor. odamdan terasa açılan bir kapı var . terasta komşunun balkonuyla tam kahve muhabbeti yapma kıvamında. komşunun 1.90 lık atletik oğlu eve kız arkadaşını getirmiş. balkonda oturuyorlar. ben de terasta Elif Şafak ın Araf isimli kitabını okuyorum açmakta olan glayörlerimizin arasında. tabi kulak misafiri olmamak imkansız.

başta bol aşkımlı, bol bebeğimli, gayet iğrilti- böyle mi yazılıyor bakmadım şimdi ama yöresel olarak biz böyle teleffuz ediyoruz- duran sıfatlarla birbirlerine hitap ediyorlar. ee gençler sonuçta. biraz zaman geçince oğlan heyecanla birşeyer anlatırken kız arkadaşına da arada hakaretler ediyor. " kızım sen salak mısın?" "gerizekalısın kızım sen" paralel evrene geçiş yaptığımı felan düşünmeye başlayacak kadar ken beynime sıçradı. ama daha yeterli değilmiş ki kızdan oğlana ağza alınmayacak galiz bir küfür savruldu ki nevrim döndü. 20 dakika önce aşıklardı bunlar birbirine

irticacı-eskiye özlem düyan manasında ki gerçek anlamıdır- değilimdir.ama birden düşünmeye başlayınca "aşk" kavramına neler oldu demekten alamadım kendimi. elimdeki kitap arafı yaşayanları anlatırken, aşk çoktan arafı geçmiş, kabuk değiştirmiş  özlediğimden, hasretini çektiğimden bambaşka bir cisme bürünmüş yaslandığım duvarın hemen bitişiğinden  sesini duyurdu bana.

nerde dedim o yarin düşmüş mendiliyle sarhoş olmalar. nerde kuytu köşelerde buluşmalar. gül kokulu mektuplar. ne oldu onlara. gömdük mü ? sürdük mü? modern zaman piramitlerine kalbini çıkartıp kurban mı verdik? ne yaptık ?

dedim ki hasret çok az bulunana bende. daha önce izlediğim bir filme gitti aklım. israil almanya ekseninde geçen bir film. ismini unuttum. almanya da bir eşcinsel barda alman eşcinsel israilli ajana şu manada bir kaç şşey söylüyor "benim gibi olan bu kadar azken bir de yönelimlerimizle -a p durumuna gönderme yaparak- seçeneklerimizi kısıtlamak çok acımazca olmaz mı?" böyle bir duruma sahibiz gerçekten. ve böyle bir ortamda mazide bir hatıra olan aşkı arzuluyan ben . çok ümitsiz vakayım :)

tavşan yazı dedik ama sevgili tavşanımız bizi derin kuyuya sürüklemiş. çıkıp yeniden sıçraması gayet zor. en iyisi mi bu günlük bu kadar diyelim

kendinizi koruyun dostlarım. aşk katilleri her yerde

31 Mayıs 2013 Cuma

göklerde baş tacı olmak...

selamlar dostlar

bir müddet şehir dışındaydım. öncelikle yüksek lisansım için Diyarbakır a oradan da Yiğidimin eşyalarını hazırlamak için Vana geçtim.

Diyarbakır a giderken havaalanı adetim olan D&R ziyaretlerim sırasında Murathan Mungan ın elimde olmayan bir eserini fark ettim ve hemen yapıştım kitaba mal bulmuş mağribi gibi...

"Bir dersim hikayesi" bahsettiğim kitap. eser Murathan Mungan ın derlediği hikayelerden oluşuyor. yaklaşık 25 yazarın kaleminden süzülen anılar hikayeler mevcut eserde.

kitabın ortalarına doğru "lori lori "isimli bir hikayeyi okuyunca bildiğiniz şavtım kaydı. çönce ağzım yüzüm birbirine girdi. sonra gözyaşı seli. tam koridor kıyısındayım ağlayışım canlı yayın gibi. birkaç saniye gecikme ile çevreme yayılıverdi. diğer seride oturan 60 lı yaşlardaki teyzem "Annesini özledi herhal" minvallinde bir kaç söz söyleyince kendime yediremedim. kitabı uzattım. Okudu.

Okudu ama benden beter ağlamaya bana sarılmaya daha önce işitmediğim bir Kürtçeyle birşeyler söylemeye başladı. şaşırdım açıkçası. "kürt değilim kürçem yok denecek kadar az anlamadım özür dilerim" deyince  daha bir içli ağlamaya başladı teyzem. " vay benim atama ağlayan benim başım tacıdır" diyerek hepten bir sarılmaya başladı.

sonra muhabbete başlayınca ortaya çıktı herşey. konuştuğu dil zazaca. Diyarbakır da pek kullanılmaz. annesi dersimliymiş. 38 olaylarında zonguldağa sürülmüşler. detaya çok girmedi. ama belli acısı dillere sığamıyor. annesi korkudan zazaca yı unutmuş. bu teyzem - ismini sormak hiç aklıma gelmedi- kocasından öğrenmiş kimliğini anne dilini kocasından öğrenme bahtsızlığını yaşamış.

göklerde başlara tac olmak da varmış dedim yere ayak basar basmaz. hikayedeki meşe kütükleri ruhuma ruhuma hala inmekteydi. oluşan morluklara uçaktaki teyzem merhem sürüyor sürerken de "ya hızır ya ali " nidalarıyla tez elden şifa çağırıyordu.

kitabı ilk fırsatta okumanızı rica ediyorum dostlar
sağlıcakla

21 Mayıs 2013 Salı

kokular

İstanbul'u severim. Hem de çok severim. Yorucu şehir derler, yıpratır derler, para yetmez derler. Katılmam. Sadece vapurla karşıya geçmek bile tüm günün yorgunluğunu alabilir benden. O derece yüzme bilmeyen bir deniz meraklısıyım!

İstanbul'u araştırırken eski kaynaklarda "İstanbul'un rengi erguvan, kokusu ıhlamurdur. " ibaresini okudum. Erguvanlarla hiç tanışamadım. ama ıhlamur, koku ....

Manisa malumunuz küçük bir şehir. Büyükşehir olması durumu biraz karıştırsa da zihinleri doğu batı yönünde uzun kenarı yerleşmiş bir dikdörtgendir Manisa. Evim ve işim ise aşarı yukarı bu dikdörtgenin iki kısa kenarına konumlanmış durumda. Yirmi beş dakika da yürüyerek gidiyorum işime. "Anaaa ne bıdık şehir", "Şehir mi abi o bildiğin kasaba" diyenler olabilir. Uzun kenarı da hemen hemen aynı tempo ile yürüyerek dört saat sürüyor.

Tekrar konuya dönelim. Kokulara karşı gerçekten zaafım var. Beyaz sabun da dahil olmak üzere çok enteresan koku zevklerim mevcut. Dolayısıyla dedemin Osmanlıca kitabını okurken rastladığım bu ibare burun hafızamı harekete geçirdi. Ev iş arası bol yeşillikli bir yol. Zaten Manisa'nın geneli yeşildir. Üç hafta evvel büyülenmiş halde bir iğde ağacından diğerine seğirtirdim. Mükemmel bir koku. Acaba dedim Manisa nın kokusu da "iğde" midir ? Burnun tekrar çalışmaya başladı.

İğdelerden yaklaşık bir hafta sonra hanımelleri açmaya başladı. Misler gibi huzur verici bir koku. Nane görmüş kedi gibi yapışıp kalıyorum hanımellerine. Ama çok uzun sürmedi. Bu gün yol üstünde açmasını beklediğim ıhlamurlar çiçeklenmiş. Hanımellerini bastırmış.

Böyle koku şöleninin yaşandığı bir yolla mekik dokuyorum ev ile iş arasında. Elbette bu kendine münhasır kokuların yanında vurgulayıcı tonlar da yok değil.

Yolun hemen yanındaki ilköğretim okulu eğer teneffüsteyse, bu kokulara biraz ekşimsi ter kokusu ekleniyor. Namaz vakitleri cami çıkışlarında biraz esans rayihası etkileniyor. Bu arada çok güzel bir koku yakaladım geçen bir Hacı Amca nın üzerinde yüzsüzlük edip sordum. " tefarik" dedi. Araştırdım. Sonbahar kokusu olarak geçiyor. keskin bir koku. ıslanmış toprağı hatırlatıyor.

Patrick Süskind in yazıdığı Koku romanını tekrar okuyasım geldi.

Bol kokulu günler dostlar

8 Nisan 2013 Pazartesi

karalamalar 5

kendimi resmen öğretmen ilan edebilirim artık. faranjit olmuşum :) kalbim boynumda atıyor sanıyorum şu an. iki gün konuşma istirahati verdiler.

dolayısıyla hastaneye gitmiş oldum. her ne kadar teyzemin rahatsızlığı sebebiyle sık sık hastanelere gitsem de bu seferkinde refakatçi rolünden çıkıp hasta psikolojisiyle gözlem yaptım.

üniversitedeyken de sık sık hastaneye gider acil girişinde bekler. hastaları izlerdim. tepkileri. gilbert hastalığı teşhisi konulmazdan evvel sürekli olarak hastaneye gidiyordum. sonra alışkanlık yaptı sanırım :)

dün akşam da hastanedeydim. ders çıkışı konuşamayacak kadar öksürünce gidelim dedik ve nur topu gibi faranjitimizle geri döndük. kan tahlillerini beklerken bir kadının bağırışıyla boğazımı unutup o yöne gittim. üniversite öğrencisi,  adı fikret miş. kalp krizi dediler. benden küçüktür muhtemelen. kız arkadaşıydı sanırım bağıran kadın. hayat doluydun neden gittin muhabbetleri

aşırı hastaneye gidince bu tip vakalar önemini yitirdi gözümde. bir de doğudaki ağıtların yanında hanım kızımızın bağırışları telefonların tek bip özelliği gibiydi.

hemen hemen aynı sırada. birkaç olay birden gelişti. arkamdan koşturan hemşire ve sağlık görevlisi beni sedyeye yatırmak için geliyorlar. eş zamanlı olarak  intihara meyilli yanım güzellik uykusundan uyanıp şöyle saçlarını salladı bir.- bunu günde üç beş kere yapar adeti-

hemşireler kan sayımındaki bilirubin   yüksekliğinden beni sarılık zannetmişler. hemen yatış yapmamız gerekli dediler. halbuki benim kan sayımım hep öyle :) 

içimdeki güzelliği ile beni mest eden intihar canavarı yine aynı teranneyi okuyordu ama boşta bulunup kulak verdim o karmaşa da gecem zehir oldu melankolik olarak takıldım bütün gece.

ben azraille tanışmayı bu kadar isterken gencecik insanlara konuk olması çok ağırıma gitti açıkçası. evet bol intihar geçmişine sahibim. psikiyatristim bıkmadan her ay telefon açar yaşıyor musun diye. maalesef cevabıyla gülüşürüz.

her şeye direnmek bu kadar zorken. bazı toplum kurallarına, isteklere, çoğu değere, öğrencilerin ailelerine direnmek gerekirken çokça olguya bir de kör olmayasıca  küresel ısınma ortamında kutup ayısı olasıca intihar meylime direnmek işleri daha da bir girift hale getiriyor.

denemem o ki eğer bir kere intiharı denerseniz ikincisini yapmak çok daha kolay lütfen ilkini yapmayın sonra uyuşturucu gibi hayat tünelinde sürekli yangın çıkışı arar durursunuz. üç olan enerjinizin birini bu kuralsız çıkışı kullanmama adına heba edersiniz. gereksiz hele hele toplumun eşcinsellere - belirli kıstaslar dahilinde- bu kadar ihtiyacı varken

görüşmek üzere efendim