5 Temmuz 2013 Cuma

sosyal medya mı? ne kadar sosyal?

merhabalar

yahu diyordum bu gün de bir meseleye değinmeden gırgırına bir yazı ama ne mümkün :)

efendim. sosyal medyada ne fenomenim ne de öyle bir arzu içerindeyim. işimi görüyor mu? muhabbetimin vesilesi mi? kafi

ama anlaşılan yurdumun güzel eşcinsellerinde farklı etkilere sebebiyet veriyor bu olgu. benim bu kadar takipçim var diyerek sanal alem dostlarıyla iş götüren, sevildiğini düşünen, sosyal olduklarını kendilerine ikna etmiş asosyal bir kitle bildiğimiz bir hegamonya kurmuş durumda.

"benim sözümün üstüne söz söyletmem" diyen "getirdiği yoruma farklı bir bakış açısını kaldıramayan insan eşcinselliğin ruhunu nasıl yakalayabilir ki

biz renklerle farklı düşüncelerle daha güzeliz daha özeliz. buradan sevgilerimi yolladığım bir blogger arkadaşımla son dönem siyasal gelişmeler üzerinde derin git geller yaşadık. sonuç. iki farklı renk birbiriyle çarpıırsa biliniz ki oradan yeni bir renk doğar. bizim de yeni bir rengimiz oldu. ne o ne ben kendi rengimizden taviz vermesek te heybemizde yepyeni bir renk katılmış oldu.

biz nereye gidiyoruz gerçekten.?salt cinsellik salt partiler, klüpler,eğlenceler, neler oluyor? üretenler nerede?tüketim seferberliği ne zaman tükenecek? biri de ben oturdum şöyle bir çalışma yaptım diyecek mi acaba fil dişi kulelerinde oturan modern tabirle " fenomen" olan" ekmek yoksa pasta yiyin " zihniyetçiler.

çok mu radikalim acaba bu konuda ya da ulaştığım 3- 4 kişinin fikriyle kendimi büyük işler başarmış mı hissediyorum? eğer öyleyse bu yanılgıya nasıl kapılıyorum?

yorum dostlarım yorum yoksa benim motor yanacak bu kadar açık

3 Temmuz 2013 Çarşamba

popcorn time .....



Selamlar

Bir film izleme talihsizliğinde bulundum yine. Talihsizlik diyorum çünkü film çok harikaydı. İşlediği metaforlar,  duygulardaki giriftlik, beni uzak ülkelere götürdü. Geldiğimde ise o kadar yol gitmekten mi, yoksa ellerimin hep boş kalacağı gerçeğinin ağırlığından mı tükenmişlikle dolu uzanıverdim yatağa.

“Le Fate Ignoranti”  bahsettiğim film. “cahil periler”. İngilizceye “ the secret life” olarak gayet kısırca çevrilmiş. Yönetmen bir türk olmasaydı, muhtemelen bizde de böyle bir kısır isim çeviri olurdu. Yönetmen türk demiştim. Ferzan Özpetek. “Mine Vaganti” ya da “serseri mayın” da aynı yönetmenin gözünden bize aktarılmıştı.

Gelelim filmimize. Bana çokça sorular sordurdu yattığım yerde. Aşk paylaşılabilir mi? İkiyi bir eden olgu nasıl bölünebilir? Eğer bölünemezse yalan söyleyen mi günahkar, söyleten mi? Ya aşkın diğer yarısını elinde tutmak isteyen… Ona ne demeli?

Dedemin insanları filminde ozan karakterinin büyümüş hali girite giderken gemide “ahh metaforlar çıkın aklımdan” diyor. Özneyi değiştirip yineliyorum aynı ses tonuyla zihnimde” ahh sorular çıkın aklımdan”

 Filmler böyle yapıyor beni. Bedenen bitkin, düşünce yönüyle hırçın. Normaldir belki böyle bir şey. Ama olmasın istiyorum olsun istediğim kadar. Gitler ve geller… Hayatım ayın karşı konulamaz cazibesine kapılmış devasa bir su kütlesiymişçesine  bağımlı gibime geliyor. Elimi tutan olsunda istiyorum gece uyurken, yalnız soğuk yataklarda güne merhaba demekte. Mavi de olmak istiyorum, pembe de. Abartmak istiyorum, söndürmekte.

Facebookta selam verdiğim birine direk soru yağmuruna dediği şey geliyor aklıma “ relax olacaksın”. Mümkün mü?

Not : “neredesin aşkım” videosunu izledim. 86. Saniyede çıkan uzun saçlı sakallı kırmızımsı V yaka tişörtlü  arkadaşa buradan sesleniyorum. “Abi mahvettin beni”. Aynı görüntüyü tekrar tekrar açıp sadece ilgili kısmı izliyorum. Belki tanışırız bir gün. –sanki okuyacak da işte  laf  benimkisi de –

Sağlıcakla dostlar


2 Temmuz 2013 Salı

tavşan yazı

merhaba dostlar

bakalım bu sefer tavşanımız bizi hangi deliğe götürecek.

evimiz manisanın köklü bir semtinde evler birbirine olabildiğice yakın ne var ne yok duyuluyor. odamdan terasa açılan bir kapı var . terasta komşunun balkonuyla tam kahve muhabbeti yapma kıvamında. komşunun 1.90 lık atletik oğlu eve kız arkadaşını getirmiş. balkonda oturuyorlar. ben de terasta Elif Şafak ın Araf isimli kitabını okuyorum açmakta olan glayörlerimizin arasında. tabi kulak misafiri olmamak imkansız.

başta bol aşkımlı, bol bebeğimli, gayet iğrilti- böyle mi yazılıyor bakmadım şimdi ama yöresel olarak biz böyle teleffuz ediyoruz- duran sıfatlarla birbirlerine hitap ediyorlar. ee gençler sonuçta. biraz zaman geçince oğlan heyecanla birşeyer anlatırken kız arkadaşına da arada hakaretler ediyor. " kızım sen salak mısın?" "gerizekalısın kızım sen" paralel evrene geçiş yaptığımı felan düşünmeye başlayacak kadar ken beynime sıçradı. ama daha yeterli değilmiş ki kızdan oğlana ağza alınmayacak galiz bir küfür savruldu ki nevrim döndü. 20 dakika önce aşıklardı bunlar birbirine

irticacı-eskiye özlem düyan manasında ki gerçek anlamıdır- değilimdir.ama birden düşünmeye başlayınca "aşk" kavramına neler oldu demekten alamadım kendimi. elimdeki kitap arafı yaşayanları anlatırken, aşk çoktan arafı geçmiş, kabuk değiştirmiş  özlediğimden, hasretini çektiğimden bambaşka bir cisme bürünmüş yaslandığım duvarın hemen bitişiğinden  sesini duyurdu bana.

nerde dedim o yarin düşmüş mendiliyle sarhoş olmalar. nerde kuytu köşelerde buluşmalar. gül kokulu mektuplar. ne oldu onlara. gömdük mü ? sürdük mü? modern zaman piramitlerine kalbini çıkartıp kurban mı verdik? ne yaptık ?

dedim ki hasret çok az bulunana bende. daha önce izlediğim bir filme gitti aklım. israil almanya ekseninde geçen bir film. ismini unuttum. almanya da bir eşcinsel barda alman eşcinsel israilli ajana şu manada bir kaç şşey söylüyor "benim gibi olan bu kadar azken bir de yönelimlerimizle -a p durumuna gönderme yaparak- seçeneklerimizi kısıtlamak çok acımazca olmaz mı?" böyle bir duruma sahibiz gerçekten. ve böyle bir ortamda mazide bir hatıra olan aşkı arzuluyan ben . çok ümitsiz vakayım :)

tavşan yazı dedik ama sevgili tavşanımız bizi derin kuyuya sürüklemiş. çıkıp yeniden sıçraması gayet zor. en iyisi mi bu günlük bu kadar diyelim

kendinizi koruyun dostlarım. aşk katilleri her yerde

1 Temmuz 2013 Pazartesi

dün

selam dostlar

önceki yazımdan hatırlarsınız. istanbula gelmeme kararı almıştım. iyi ya da kötüydü bilemiyorum. alınmış bir karadı sonuçta.

bahsettiğim gibi dün manisayı bir baştan bir başa cıvıl cıvıl renklerde gezdim. gerçekten gurur vericiydi. düşündüm sık sık ne olacağız diye. hala cevap bulmuş değilim.

ama itiraf etmeliyim ki yalnız başına yürümek sıkıcı oldu. istanbulda olmam gerektiğini ısrarla dillendiren yanım çok pis sırıtsa da olan oldu artık. darısı seneye

gezerken balkondan bir çocuğun sesini duydum. " anne bak amca- gol bir- çiçek gibi giyinmiş." annesi " niye oğlum güzel giyinmiş ya" deyince " ama anne balkondaki çiçekte böyle" diyerek şarabi renkli akşam sefayı gösteriyor.

sonra hazır gazı almışken bağa gideyim dedim. gediz nehrinin kıyısı. pis bir nehir gediz ama akan su huzur veriyor bana. gidip oturdum kıyısına. radyodan haberleri dinledim. taksim sakin dediler. ben de sakinledim. sanırım sevgili semi haklı. ben ciddi ciddi korkmuşum. eşcinsel gururumu yavaştan kazanmaya başladığıma göre yeni hedefim eşcinsel cesaretim olmalı dedim akan suya bakarak kurbağa vıraklamaları arasında

cesaret" yüreklilik yiğitlik" diyor tdk. ismimle bezer bir manaya sahip "cesaret" ama bende özellikle bu konuda biraz geliştirilmeye muhtaç sanırım

tekrar gururunu cesaretleriyle harmanlayarak gökkuşağını dalgalandıran eşcinsellere, destekçilerine sonsuz teşekkür ediyorum. güçlü ve emin duruşları sessiz olaysız bir direniş haline geldi. darısı başıma...

görüşmek üzere